Kalabalık bir caddede her zaman olduğu gibi huzursuzca, gözleri yerde ve hızlı adımlarla yürümekteydi. Evden çıkarken kendine telkin ettikleri bir anda uçup gitmiş ve hatta bunları kendi zihninde tekrarlaması ters tepen bir silah etkisi yaratmıştı. Aynanın karşısına geçtiğinde kendini beğenmişti hâlbuki. Dışarı çıktığında beğendiği birileriyle göz göze gelme ihtimalini bile düşünmüştü. İnsanın kendisini kandırabiliyor olması belki de kendisi hiç beceremediği için büyüleyici geliyordu ona. Çaresizce tekrar ve tekrar deniyordu ama kendini kandıramıyor oluşu ruh haline göre bazen çok can sıkıcı olabiliyor bazen de kendini mitolojilerdeki tanrılarca lanetlenmiş biri olarak hayal ediyordu. Böylelikle gerçek dünyadan uzaklaşıyor, insani bedeninden sıyrılıyordu.

Düşlerinde, Athena ile bir örgü yarışmasına girip kazanan ve daha sonra sinirlenen Athena tarafından dokuduğu kumaş yırtılan ve duyduğu suçluluk duygusu içinde kendi canını alan Arachnea gibi hissediyordu. Gerçi pişman olan Athena ona yeni bir hayat bahşetmişti ama hayatı boyunca ağ örmek zorunda kalan bir örümcek şeklinde. Önceki hayatında bildikleri ile bir tanrı ya da tanrıçayı yenmiş olabilirdi. Yahut tanrılardan ateşi çalıp insanoğluna ilk defa getiren Prometheus’un Zeus tarafından bir kayaya bağlanıp her gece böbreğini yiyen bir kartalla lanetlenmesinin kendi başına gelenle benzerlik gösterdiğini düşünüyordu. Prometheus’un böbreği gün ışında yenileniyor ve her gece kartal gelip Prometheus acı içinde kıvranırken o böbreği tekrar ve tekrar bedenini parçalayarak yiyordu. Kendisi de zihnini telkinleriyle yeniliyor ancak gece ya da gündüz değil ama her insan içine karıştığında kalabalık bir kartal gibi yekpare hale geliyor, insanların bakışları bir kartalın sivri gagası gibi özgüvenini paramparça ediyordu. Hızlıca yürümeye devam ederken kartala bakmazsa onun kendini fark etmeyeceği kadar naif bir düşünce ile gözlerini yerden ayırmamaya özen gösteriyordu.
Ne romantizmle dolu ne de kimin seyrettiğini bilmediği komedi filmlerinin senaryosunda kendine yer bulabilecek bir hayatı vardı, buna emindi. Dolayısıyla aralarında bir aşk yeşerme ihtimali olan bir canlıyla çarpışması imkânsızdı. Gerçi birkaç kez direklere ve bir keresinde de bir ağaca çarpmıştı ama direk ya da ağacın onu beğendiğine dair bir emare gerçekleşmemişti. Oldukları gibi ve hatta olmak zorunda oldukları gibi ya da belki de öylesine durdukları gibi durmaya devam etmişlerdi. Gerçi çarpışmaların hiç birinde elinde etrafa dağılmaya müsait nesneler taşımıyordu, kim bilir belki de eksik olan buydu. Elinde şu an taşıdığı şeyi düşününce böyle bir eksikliğin onun şansı olması daha da muhtemeldi. Belki de evrende herhangi bir canlının neslini devam ettirmek üzere yapmak zorunda olduğu bir eylemin ortak öznelerinden biri olarak seçilmesi için gerekli herhangi bir özelliğe sahip değildi ki buna insanlar arasında hoşlanmak ya da beğenilmek dendiğini biliyordu.
Bu hayatta henüz herhangi birinin tipi olduğunu hatırlamıyordu. Sadece bir keresinde şu an patavatsız olduğunu düşündüğü ama o yıllarda sırf bu yüzden âşık olduğu bir kız tarafından maymundan hallice olduğu yüzüne karşı söylenmişti. Bu anı bir kez daha yaşamak çok şeyini hayatının herhangi bir anında feda edebilirdi. Hayatında hiçbir canlıyı kendinden aşağıda göremediği için mi yoksa bir kızın her ne olursa olsun onunla konuşmuş olmasından mı bilmediği bir sebepten kızın onunla konuşmasının çok heyecan verici bir deneyim olduğunu düşünmüştü. Onun evcil hayvanı olarak yaşama fikri de içinde bulunduğu durum düşünülünce çok vahim gelmemişti. Öyle ya kim eşitlik istiyordu ki, kendini başkalarının onun için iyi olduğunu düşündüğü hasletlere lâyık bulan birinden daha acınası durumda kim olabilirdi. Belki kendisi olabilirdi ama bu en çetin saldırılara karşı bir türlü teslim bayrağını çekmeyen gururu yüzünden pek mümkün görünmüyordu.
Kafasını kaldırdığı nadir anlardan biri Kırmızı Kilise ya da halk arasında daha çok bilinen ismiyle Kanlı Kilise’nin kapısının önüne geldiğinde gerçekleşmişti. Son yüzyılda komşusu olduğu Marsilya kiremidi ile yapılmış semtin ve sur içinin en ikonik yapılarından biri olan Fener Rum Lisesi’nin gölgesinde kalan kilise debdebenin yanında sadeliğin, maddi olanın yanında mana ile olan bağın temsilcisi idi Mahir’in gözünde. Aslında bu kilisenin ismi son halini aldığı XIII. yüzyıldan bu yana Panaghia Mukhliótisa (Moğolların Meryem Ana Kilisesi) idi. Konstantinopolis ya da son yıllardaki ismiyle İstanbul tarihin hiçbir döneminde Moğol hâkimiyetine girmemişti. Moğolların da herhangi bir tarih döneminde topluca ana akım Hristiyanlığı benimsemediği gerçeği göz önüne alındığında ismin ilgi çekici bir hikâye barındırdığı yönünde bir tahmini vardı. Hikâyeyi öğrendikten sonra yanılmadığını anlamıştı.

Kilise ve yanındaki manastırı Bizans Krallığı’nı yöneten Palailogos Hanedanı’nın kurucusu VIII. Michael’ın gayrimeşru kızı Maria Palaiologina yaptırmıştı. Maria, Moğollar ile iyi ilişkiler kurmak adına babası tarafından Cengiz Han’ın torunu Hülagü Han ile evlenmek üzere İstanbul’dan yola çıkmış ancak Kayseri yakınlarında müstakbel kocasının ölüm haberini almıştı. Ancak bu bir aşk evliliği olmadığından geri dönmemiş ve Hülagü’nün oğlu Abaka Han ile evlenmişti. Kadınların zamanın en ilerici toplumlarında bile bu halde olması onu ilk gençlik yıllarından beri çok düşündürmüştü. Evlilik, demişti bir düşünür, tarih boyu iki erkek arasında olan bir alışverişten başka bir şey olmamıştır. Kadınlar herhangi bir alışverişin objesi gibi yer değiştirirken diğer erkek ya evlilik bağı ile genişletilen nüfuz alanı ya da neslini devam ettirmek üzere kullanılan bir damızlıktı.
Maria’nın kız kardeşi ve aynı zamanda kendisi gibi imparatorun gayrimeşru çocuğu olan Euphrosyne de Altın Orda (Altınordu) devleti yöneticisi Nogay Han ile evlenmişti. Bu evlilikler Moğollarda Hristiyanlığa karşı olan hoşgörüyü artırmıştı. Abaka Han, Tengri inancına sahipti ancak bu Moğolların tamamı için geçerli değildir. Moğolların bir kısmının o yıllarda Nesturi oldukları başka bir deyişle ana akım Hristiyanlar açısından kâfir olarak görüldükleri bilinmekteydi. Nestorius’un aslında 5. yüzyılda Konstantinopolis’in başpiskoposluğunu yürüttüğü ve ona en net karşı çıkışları İskenderiyeli Kiril’in yaptığı düşünülünce, bu durumu bir açıdan Hristiyanlık tarihinin en büyük ironilerinden biri olmuştu. Bugün, Hristiyanlık ilk dönemlerindeki ile kıyaslandığında ufak tefek sayılabilecek ayrımlar üzerinden ayrışsa da, milattan sonraki ilk birkaç yüzyıl sıradan bir Hristiyan’ın bugün aklına gelmeyebilecek birçok konuda muazzam bir çokseslilik hâkimdi.
Maria, on beş yıllık evliliğinin ardından kocasının ölümü ve yerine müslüman olan Ahmed’in tahta geçmesi üzerine bir süreliğine Konstantinopolis’e geri dönmüştü. Kısa süre sonra İlhanlı Devleti’nin prensi olan Olcaytu’ya (Charbanda) evlenmesi için teklif edilmişti. Bunun da temel sebebi Osmanlıların yükselen bir güç olması ve Nikaia (İznik) kenti için tehdit olmalarıydı. Maria, Bizans savunmasına zaman kazandırmak için ve Osmanlıların kurucusu Ataman Bey ya da daha bilinen arabesk ismiyle Osman Bey ile görüşmek için gittiğinde sergilediği tehditkâr davranışları Osmanlıları daha da hırslandırmıştı. Hırslanan Osmanlılar, Moğol yardımı gelmeden İznik Kalesi’ni almışlardı. Bu zaferin eninde sonunda Osmanlılar açısından 1453’e kadar uzanan süreci başlatması ve birkaç yıl sonra yaptıracağı kilisenin asıl isminin unutulup Kanlı Kilise olarak anılmaya başlanmasına yol açan olayların İstanbul’un düşüşünden sonra gerçekleşmesi de tarihin bir dönüm noktası ya da kaderin bir cilvesiydi.
Konstantinopolis düştükten sonra Bizans askerlerinin son direniş noktalarından biri kilisenin bulunduğu alandı ve burada o kadar yoğun mücadele olmuştu ki kilise Kanlı Kilise olarak anılır olmuştu. Mahir’in de hayatını adadığı mücadele burada başlamıştı. Aynı mekân farklı zamanlarda kaç bitişe ve başlangıca şahitlik etmiştir kim bilir ve bunların ne kadarı insanlığın ortak hafızasında yer almıştır? Mahir’inki de yıllar içinde yitip gidecekti ancak bu Mahir için bir kayıp değildi. Bu onun için toplumsal ya da zaman ötesi bir mücadele olmak yerine sadece kendisinin bildiği, kendisinin yaşadığı ve kendisiyle birlikte yok olacak bir mücadeleydi. Kendisini türaba karıştıracak ve belki bir ökçenin ucuna yapışıp birkaç adım gideceği bir son onun için kusursuz bir zaferin işareti olacaktı. Bu yapının Fatih’in fermanı ile camiye dönüştürülmemesi ve o zamandan bu yana kilise olarak kesintisiz hizmet veren ender yapılardan biri olması da ilginç gibi görünse de aslında büyük bir işin küçük bir getirisiydi. Fatih, bu yapıyı aslında Fatih Camii’nin mimarı Christodoulos’un annesine, yaptığı işi çok beğenmiş olduğundan bağışlamıştı. Daha tutucu olarak görünen II. Beyazıt’ın da babasının mirasını sürdürmesi, yine başka bir mimarî iş olan Beyazıt Camii’nin Christodoulos’un yeğeni tarafından yapılmış olmasından kaynaklanmaktaydı. Daha sonra birkaç kez daha mevcut padişah tarafından camiye çevrilmeye çalışılsa da hala kilisenin duvarında orijinali görülebilecek olan Fatih ve II. Beyazıt’ın fermanları yıllar sonra da olsa bunu engellemişti.
Yığma taştan yapılmış olan ve 3-4 metre yüksekliğinde bir avlu duvarında bulunan kızıl kiremit kaplanmış kemerin içinde hiç de oraya aitmiş gibi durmayan kapıdan girdi. Burası aslında halkın ziyaretine genellikle açık bir yer değildi ancak kilisede görevli din adamlarıyla olan diyaloglarının heves ve hatta heyecan dolu olması, onu kabul edilen bir ziyaretçi haline getirmişti. İçeri girdiğinde aslında her girdiğinde olduğu gibi metal üzerine baskı ikonalar onu karşılamıştı. Kendisini kendi toplumu için bir ikonoklast olarak görüyor olsa da bu kilisedeki uhrevi hava onu bir anda bir ikonofile dönüştürüyordu.
İçeride otuzlu yaşların sonunda olan ve tipik bir Ortodoks rahibi olan Simeon vardı sadece. Siyah papaz elbisesi, boynundan sarkan ve neredeyse göbeğine kadar gelen haç kolyesi ve aslında Yunan tanrı figürlerinden miras kaldığı düşünülen uzun sakalıyla üzerinde sıra dışı bir şey yoktu. Gerçi günümüz Hristiyanlığındaki birçok kavram ve inanç Grek uygarlığı ve onların Hristiyanlık öncesi inançlarından beslenerek palazlanmıştı ama bunu kabul etmek Simeon’un kolayca yapabileceği bir şey değildi. Yunan kültürel etkisi öncesinden kalan oldukça fazla sayıda sakalsız İsa figürü bulunmaktaydı ancak özellikle IV. yüzyıl sonrasında çok az betimleme sakalsız bir İsa içermekteydi.
Bu genç papazın sıra dışı olarak nitelendirilebilecek her şeyi zihninde hapsolmuştu. Sadece belirli zamanlarda özel yetkili kişilere gösterilen tutsaklarmışçasına düşüncelerini serbest bırakırdı. Sonra hemen pişman olur ve eskiye nazaran daha da fazla kilitle onları serbest kalacakları bir sonraki buhran anına dek zihninde tutardı. Ancak o tutsaklarına işkence etmek yerine tutsakları orada kaldığı sürece ona işkence ediyordu. Mahir etrafı tekrar süzüp kendilerinden başka kimsenin olmadığına emin olduktan sonra Simeon’a yaklaştı ve “Merhaba, Simeon”, dedi. Simeon, huşu içinde ettiği duasının bozulmasından pek hoşnut olmasa da “Merhaba”, dedi. Ne Mahir ne de Simeon birbirlerinin kendilerine göre heretik (sapkın) sayılabilecek düşüncelerinden ve tercihlerinden haberdardı. Ancak hacının hacıyı Mekke’de, dervişin ise dervişi tekkede bulacağı öngörüsü bir kez daha tutmuştu.
Zaman içinde aralarında bir bağ oluşmuştu. Ancak bu dervişler -ki kelimenin anlamı Farsçada zavallı anlamına gelmektedir ve Arapçadaki fakir kelimesinin muadilidir – bir kardeşlik bağı ile birbirlerine bağlı değildi. Bu kabul görmeyenlerin zincirlerinin birbirine dolaşması sonucu oluşmuş ve belki de daha güçlü bir bağdı. Her ikisi de toplumsal kabullere muhalif benliklere sahipti ve her ikisi de bunun bir tercih olmadığını, klasik anlamda kaderleri olduğunu düşünmekteydi. Dervişlik kisvesi hem Mahir’e hem de Simeon’a göre biçilmiş birer kaftan idi. Mahir kendini kaybetmeyi, kaybederken de zerrelere ayrılmayı hayal ediyordu. Her zerresinde tekrar doğacak ancak Nirvana’ya ulaşmayacak ve bilakis aşağının da aşağısına inecekti. Alçaldıkça yükselecek, tekâmül süreci bir toza dönüşüp kendi gerçekliğine ulaştığında son bulacaktı. Simeon ise Katolik din adamlarına özgü bekâret yeminini etmemişti ama bekâretini kaybetmesi inançlı bir Hristiyan olarak mümkün görünmüyordu. Katolikliğin aksine Ortodoks papazları bir kereye mahsus da olsa evlenebilirlerdi ama Simeon yalnız kalmayı tercih etmişti. Simeon’un bu kararı Mahir’inkine kıyasla daha özgür bir karar gibi görünüyordu. Atletik vücudu, keskin yüz hatları ve kendine özgü Akdenizli ten rengi ile herhangi biri tarafından hayatını geçirme konusunda en azından fiziksel açıdan bir engeli varmış gibi görünmüyordu. Tanrı yapmak istediğinin bir şekilde olmasını sağladığını düşünüyordu. Onu ortalamanın üzerinde bir estetikle yaratmış ancak taşınması ağır başka bir yük yüklemişti. Simeon’un hayali, kilise tarihi boyunca sapkın ilan edilecek neredeyse her kardeşlik örgütüne doğru ya da yanlış bir şekilde isnat edilen bir iddiayı merkezine almıştı. O da tüm bunlardan kendini kaçırmak için gün geçtikçe daha da radikal bir imanlı haline gelmişti. Kendini uzaklaşmak değil koşarak kaçmak zorunda hissediyordu. Kendisinden kaçmaya çalışan her bilinçli varlığın tükenmez acısını çekiyordu ve İsa Mesih’in yanına ulaşana dek bu acıyı çekecek gibi görünüyordu.
Simeon isminin hakkını verircesine Mahir’i uzun süreler dinlerdi. Mahir, bir keresinde Simeon’un da söylediklerine ilgi göstermesine yardımcı olacağını düşünerek şöyle demişti, “İkonalar resmedilen kişi veya olayın idealize edilmiş halleri ve ideal bir Tanrı fikrine yakın bir mabette oldukça uygun görünüyorlar. Ancak aynı zamanda bu inançta Baba’nın göklerde de olsa somut bir tarafı olduğunu da bize hatırlatıyor.”. Oğul da hem Tanrı hem de insanoğlu değil miydi zaten. Ama ne kadarının ne zaman ve ayrı mı bir mi olduğu özellikle ilk yıllarda Hristiyanları oldukça fazla kez karşı karşıya getirmiş bir konuydu. Ancak Bizans’ın da ceberut gücü sayesindegörüşlerden biri tarih sahnesinden silinmiş gibi görünüyordu. Belki bazılarının dediği gibi bu monofizit – diofizit çekişmesi kendini yer altına gömmüş ve tekrar kendi görüşlerini saf bir şekilde ortaya koyacak büyük bir akım oluşturamasa da diğer inançların içine sızmış ve genetik mirasını onların içine zerk etmişti.
Mahir’in aslında ikonalarla ilgili düşüncesi oldukça içten ve ne düşündüğünü yansıtan bir şekilde ifade edilmişti fakat en hafif tabiriyle eksikti. En büyük kandırma aracının yanlış şeyler söylemek değil de eksik söylemek olduğu düşünülürse bu kendi içinde bir vicdani muhasebeye de dönüşüyordu. Ama buraya gelişindeki asıl amacının ve ikonalara baktığında düşündüklerinin tamamını ifade etse burada çok hoş karşılanmayacağının da bilincindeydi. Sadece bir keresinde bilerek mi bilmeyerek mi bilinmez ağzından şu sözler dökülmüştü, “ Tanrı’nın üçlü birliği gibi bizim bilmediğimiz daha fazla sayıda bileşeni olabilir mi diye düşünüyorum. Tanrı’nın ya da onu oluşturan tüm parçaların eril olması gerekir mi? Evren’in herhangi bir yerinde ya da tam da dünyamızda dişil parçalar da var mıdır? Kiliselerimiz- mabetlerimize ikonlarını koyabileceğimiz Meryem Ana haricinde -ki o da Tanrı’nın annesi olmasının dışında birey olarak bulunmuyor- kutsal kişiler ve objeler olabilir mi?”.

Tüm inançlarda kutsallık atfedilen kişiler, yerler ve aşrık varlıkların parçası olduğu düşünülen, bedenlerine temas etmiş eşyaların ya da beden parçalarının da kutsal kabul edildiğini her ikisi de biliyordu. Her inançta bulunan selefi ekoller bunun inancın doğasına aykırı olduğunu beyan etse de insanlar inançların doğuşundan er ya da geç bir zaman sonra buna tevessül etmişti. Pagan dinler açısından bu en başından beri sorun teşkil etmemişti. Ancak göksel ve yalnızca göksel olduğunu iddia eden dinler için bu durum bir açmaz teşkil etmekteydi. Bu gibi objeleri şehirli Hristiyan dünyanın sanki hiç hayatlarında yokmuş gibi Batı Afrikalı kölelerden XVI. yüzyılda öğrendiklerini iddia etmeleri ve onlar üzerinden adlandırmaları Mahir’e hep komik gelmişti. Mahir bunun zaten olması gerektiğini düşünüyordu ama onun kutsalları başka varlıklardı. Simeon’un Tanrı’nın eril olması ile ilgili bir problemi asla olmamıştı ama onun bu kabullenmesinin ardında imanı dışında başka bir etken vardı. Bu da Simeon’un bu dünyada taşıması gereken yüktü.
Simeon bu soruları duyduğunda şöyle söylemişti, “ Tanrı bizim toplumsal normlarımızla, kabullerimizle bağlı bir varlık değildir. Olması gereken dişil olması gerekseydi öyle olurdu. İmansız olduğunu kabullenmeyenler, kendini Tanrı’ya beğendirmeye çalışmak yerine Tanrı’yı kendilerine beğendirmeye çalışırlar. Onların elinde Tanrı amorf bir çamur topağı gibidir, istedikleri zaman istedikleri şekli verirler. Ama biz imanlılar, Tanrı’nın değişmesi gerektiğine inanmıyoruz.”. Mahir duyduklarından hoşnut olmamıştı gerçi ama kafasındaki kutsallarla, kutsallarını yaşatacak o uhrevi dünyanın fiziksel karşılıklarından birinin bu kilise olduğuna inanıyordu. Bunun neden böyle olduğunu ve neden başka bir kilisede böyle hissetmediğini yaklaşık on yaşından beri biliyordu ama ne Simeon’a ne de başkasına bunun nedenini söylemişti.
Kilisedeki sıralardan birine oturdu ve öndeki sıranın yaslanma yerine elinde tutmuş olduğu kalın montunu bıraktı. Bu kalın mont hiç de havası olmamasına rağmen içinde buraya ait olmayan bir artefaktı gizleyen bir örtü vazifesi taşıyordu. Kilise Mahir için bir sahneydi ve o orada yönetmenden ve seyirciden bağımsız kendi oyununu oynuyordu. Kilisedeki sıralardan birine geçmiş, montunu ve aslında altında gizlediğini dikkatlice öndeki sıranın yaslanma yerine yerleştirmişti. İmanlı bir Hristiyan gibi usulca diz çökmüş ancak bir Hristiyan’dan çok farklı bir şey karşısında acziyetini gösteriyordu.

Ana karakterin düşünceleri ve duygusal deneyimleri özenle anlatılmış olmasından dolayı karakterin iç dünyasına gerçekten yaklaşma fırsatı buluyorsun. Kendi içerisindeki iç çatışma ve duygusal yoğunluğu sayesinde empati de yapabiliyorsun. Sonuç olarak güçlü bir karakter anlatımı ile çok ilgimi çekti ve seriye başlamış bulunmaktayım)) here we go
BeğenBeğen
Umarım yayınlanan diğer bölümler bu bahsedilen heyecanı diri tutmaya devam eder.
BeğenLiked by 1 kişi