Lacivert

Her tarafı kaplayan toz, taş basamakları zorlukla çıkmasına neden oluyordu. Kendini bir süredir çok sağlıklı hissetmiyordu zaten. Tırabzanların da her tutuşunda hiç vazgeçmeden sallanıyor olması ona duvara tutunmaktan başka çare bırakmamıştı. Toza eşlik eden rutubetin yağlıboya ile buluştuğunda duvarda oluşturduğu doku çoktan terlemiş olan avuç içlerinde rahatsız edici bir his yaratıyordu. Soluklanmak için bir an durduğunda kafasını kaldırdı ve ne kadar yolu kaldığını anlamaya çalıştı. Bu kadar yüksek bir yapının nasıl asansörü olmaz diye geçirdi içinden. Aslında asansör vardı ama apartmanda yaşayan insan sayısının yıllar içinde azalması ve apartman işleri ile ilgilenen kimsenin kalmaması olan asansörün bakımlarının yapılamaması ve nihayetinde de mühürlenmesine sebep olmuştu. Her ne kadar asli görevini yerine getiremese de en azından merdivenlerden çıkan kişi her kattaki asansör kapısına bakıp kaçıncı katta olduğunu öğrenebiliyordu. Ara kattan attığı bakış sonucunda altıncı kata gelmek üzere olduğunu anladı. Bu geriye iki katın kaldığı anlamına geliyordu ve sonrasında ne kadar olduğunu bilmediği birkaç basamak daha ve hedefine ulaşmış olacaktı.

Photo by JorgeArturo Andrade on Pexels.com

Hayatının en heyecanlı anlarını çoktan geride bırakmıştı. Çok uzun zamandır hayat yeni olan hiçbir şey sunmamıştı ona. Zevk duyduğu şeyler aklına geldiğinde sanki kendisinin değil de yakından tanıdığı ama zaman içinde görüşmediği için yabancılaştığı bir dostu ile ilintili imgeler zihninde beliriyordu. Bir insanın kendine yabancılaşması, kendini tanıyamayacağı kadar değişmesinden bahsetse zaten delirdiğine dair iddialara karşı bir itiraf olacaktı düşündüğü kadarıyla. Eski resimlerine baktığında ve son yirmi yılda az sayıda da olsa kendisinin de içinde bulunduğu videoları seyrederken hissettiklerinin, bir aktristin kendi oynadığı filmi seyrettiğinde hissettiği ile aynı olduğunu düşünüyordu. Hiçbir zaman oyunculuk yapmamıştı ama heves etmişti işte. Komşunun kızıyla evcilik oynarken nasıl da sahici rol yapardı hem, izin verilse kesinlikle iyi bir oyuncu olurdu. Gerçi kimse açıktan engellememişti onu ama kabahatin kendisinde olduğunu, tembellik ettiğini hatırlamaktan daha rahatlatıcı geliyordu böylesi.

Tekrar adımını attığında gözü ayağındaki ayakkabılara takıldı, lacivert deriden küt burunlu ve kısa topuklu bir ayakkabıydı. Unutmanın iyi gelmediği anlardan birini daha yaşadı. Hâlbuki yaptığı, kendince harika olan planın önemli bir parçasıydı ayakkabıları. Çok geç diye düşündü, hayatındaki son cümleyi kuruyorsan sonuna nokta koymamak o kadar da önemli değildi hem. Cümlenin öznesi gizli değil yitik, yüklemi işteş değil yalnız ve nesnesi tükenmişti. Konulması gereken bir sürü virgülü koyamamıştı önceki cümlelerde, soru işaretlerini çok az kullanmıştı ve en çok pişmanlık yaratan kullanmadığı ünlemlerdi hiç şüphesiz. Patronundan azar işitirken, naif kişiliği dışarıdaki nobranlar ordusunca örselenirken, ilk sevgilisinden dayak yerken ve kendine ihanet ederken kendisine karşı hoyratça kullanılan ünlemler!

Yedinci kattaydı artık. Son bir kat kalmış olması ve apartman boşluğunun üzerindeki cam tavandan sızan sabahın ilk ışıkları bir nebze almıştı yorgunluğunu. Yedinin hayatında hep özel bir yeri olmuştu, sayılar asil olmazdı ama en azından asal bir sayıydı. Tek sayıydı hem, kendisini hep hissettiği gibi. Yedi tepeli şehirler, yedi kollu şamdan ya da Antik Çağ’da bilinen yedi gök cismi ve bunların haftanın günlerini oluşturuyor olması. Tüm bunlar bir zamanlar kulağına çalınan ama onun için bunun ötesine geçememiş bilgi kırıntıları idi. Tanrı’nın dünyayı altı günde yaratıp yedinci günde dinlenmesi geldi aklına ve ne tesadüftür ki bugün Şabat dedi içinden, yani Cumartesi. Soy olarak bir Yahudi olmasına rağmen asla bir dindar olmamıştı ve hatta içinden öfkeliydi de İsrail Tanrısı YHWH’ye. İndirdiği dinde kendisi gibi kadınların yeri yoktu. Hatta şimdiye dek taşlanarak öldürülmesi gerekirdi. Neyse ki insanlar bu kadar zaman önce gökten indirildiği söylenen emirlerle hareket etmeyen bir toplumda yaşıyordu. Ve ama ne yazık ki insanın açgözlülüğü, kibri, kıskançlığı, şehveti, oburluğu, yıkıcılığı ve miskinliği tarihin hiçbir döneminde neye inanırlarsa inansınlar sona ermemişti. Belki tam da bu yüzden herkes yedi büyük günaha atıfta bulunan hikâyeler yazarken, filmler yaparken ve şiirler yazarken hiç kimse yedi büyük erdemden söz etmemektedir. İffet, ölçülülük, cömertlik, çalışkanlık, sabır, nezaket ve alçakgönüllülük aslında birer erdem midir yoksa egemenlerin boyunduruğunda kalmanın anahtarları ya da vurulan kilitleri midir, karar verememişti. Zira dünyadaki yöneticilerde bu özelliklerin hiç birine rastlamamıştı. Ama artık kendisi için üzerinde düşünülmesi gereken bir dünya olmayacaktı neyse ki.

Sekizinci katın tamamını kaplayan gün ışıkları yüzüne vurdu. Göğün yedinci katından sonra Tanrı’nın huzurunda gibiydi. İçinden, “Kader varsa ben yapmadım, kader yoksa sen yapmadın.”, diye geçirdi. Terasa çıkan kapının kilidi tam da tahmin ettiği gibi yoktu. Karşı apartmanda yaşadığı için gün içinde terasta mutlaka birileri olduğunu görüyordu. Terasa çıkmak için dikilmiş tahta merdivenin basamaklarına tırmanırken ayakkabısı eteğine dolandı. Beyaz kumaş merdivenlerden çıkarken o kadar tozlanmıştı ki en ufak bir fark bile yaratmadı bu son gelişme. Teras geniş bir alandı ve korkuluklar oldukça alçaktı. Korkuluklara çıktı ve aşağıya baktı, şehir henüz tam olarak uyanmamıştı. Her gün binlerce insanın gelip geçtiği caddede olan kişi sayısı, göz alabildiğine uzaktakileri de saysa da oldukça azdı. Hayatının en büyük gösterisinin finalinde bu kadar az seyirci olması sarkastik olsa da kendi seçimiydi. Son bir kere ayakkabılarına baktı….

Yorum bırakın